AŞILAMA VE HUKUKİ DEĞERLENDİRMESİ

İnsanlık tarihi farklı farklı salgın hastalıklara ve kitlesel ölümlere tanıklık etmiştir. Veba, Tifüs, Grip, Kolera, Çiçek, Lepra (Cüzzam), Verem, AIDS gibi hastalıklar toplumlarda atom bombası gücünde katliamlara sebebiyet vermiştir. Sadece hastayı etkilemekle kalmayıp tüm toplum sağlığını tehlikeye sokan bu hastalıklar için bilim insanları sadece hastalığın tedavisini bulmaya çalışmamışlar, hastalıktan korunma yolları da geliştirmeye çalışmışlardır. Aşı bugün birçok hastalıkla mücadele edilebilmesinin yegâne yoludur. Özellikle de kuduz gibi geri dönüşümü olmayan hastalıklarda korunmanın yani aşının ne kadar önemli olduğu tespit edilmiştir.

Aşının toplum sağlığı için ne kadar önemli olduğu bilimsel yollarla da tespit edilmişken ülkemizde her geçen gün aşı olmak istemeyen kişi sayısı artmaktadır. Bu sayının artmasındaki en temel nedenlerden halde aşıların güvenilir olmadığı yönündeki korkulardır. Kabakulak, Kızamık ve Kızamıkçık aşılarının otizme sebep olması gibi yaygın düşünceler mevcuttur. Ancak bilimsel olarak dayanak bulamayan bu düşünceler hurafe olmaktan öteye geçememektedir. Sağlık Bakanlığı da “Aşılar ve otizm arasında bir ilişki olup olmadığını araştırmak için pek çok araştırma yapılmıştır. Bugüne kadar yapılan araştırmalarda aşılar ile otizm arasında doğrudan bir ilişki saptanmamıştır.”[1] şeklindeki açıklamasıyla bunun yanlış bir düşünce olduğunu belirtmektedir.

Aşı kadar önemli bir koruyucunun, kişinin iradesine bırakıldığı sağlık hukuku sistemimizde toplum sağlığının tehlikeye atıldığını söylemek yanlış olmazdı. Hukukumuzda 1593 sayılı Umumi Hıfzıssıhha Kanununun 72. Maddesinin 2. Fıkrası uyarınca aynı kanunun 52. Maddesine yaptığı atıfla belirttiği kolera, veba, humma gibi hastalıklara kapılan kişilere ancak zorunlu olarak aşı yapılması öngörülmüştür. Dolayısıyla kişi bu gibi bir hastalığa kapılmamışsa 1219 sayılı kanunun 70. Maddesi ve Hasta Hakları Yönetmeliğinin 5. Maddesinin d bendi uyarınca kişiye yapılacak herhangi bir tıbbı müdahalede kanunda aksi belirtilmemişse kişinin ya da velisinin izninin alınması şarttır. Kanun hükümleri de gösteriyor ki normal şartlarda aşı yaptırmak istemeyen bir kimseye zorla aşı yaptırılamaz. Anayasa’nın 17. Maddesinin 2. fıkrası tıbbi müdahalelerin kanunda aksi belirtilmemişse kişinin rızası dışında yapılamayacağını söylemektedir. Kanunda açıkça aşı yapılması zorunlu tutulmadığı için bu durum Anayasa’ya uygun gibi durmaktaysa da ilgili olay herkesin sağlıklı bir çevrede yaşama hakkını düzenleyen Anayasa’nın 56. Maddesi kapsamında incelendiğinde Anayasa’yı ihlal ettiği kanısına varılabilir. Bulaşıcı bir hastalıkla en iyi mücadele yöntemi olarak, hastalığın ortaya çıkmasını engellemek olduğunu kabul edersek; kişinin aşılanmak istememesi durumunda çevresindeki kişilerin de sağlığını tehlikeye sokacağı açık olacağı için, bireyin sağlıklı bir çevrede yaşama hakkının ihlal edildiğini söylemek pek de zor olmayacaktır.

Zorunlu aşı uygulamasının olmaması sadece toplum sağlığında oluşan tehdit açısından değil, ayrıyeten çocukların aşılanması veli onayına tabi tutulduğu için bu konu çocuk hakları bakımından da değerlendirilmelidir. Türk Medeni Kanunu Madde 339 uyarınca çocuğun ebeveynleri, çocuğun menfaatini gözeterek çocuğa bakmakla yükümlüdürler. Çocuğunun aşılanmasını istemeyen bir anne veya babanın verdiği bu kararı çocuğunu korumak adına verdiğini düşünsek de bilimsel veriler bize aşılamanın kişinin sağlığı için ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. Sadece aşılamayla bir dönem çiçek hastalığının yok edilmiş olması da bunun kanıtlarından biridir. Dolayısıyla bu noktada çocuğunun sağlının korunması ebeveynlerine bırakılmamalıdır. Pekâlâ bu durum hukuken de mümkündür. Türkiye’nin  taraf olduğu Birleşmiş Milletler Teşkilatı Genel Kurulunca kabul edilen Çocuk Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 2. İlkesi “Çocuklar özel olarak korunmalı, yasa ve gerekli kurumların yardımı ile fiziksel, zihinsel, ahlaki, ruhsal ve toplumsal olarak sağlıklı normal koşullar altında özgür ve onurunun zedelenmeyecek şekilde yetişmesi sağlanmalıdır. Bu amaçla çıkarılacak yasalarda çocuğun en yüksek çıkarları gözetilmelidir.” şeklinde olup devlet tarafından çocukların çıkarlarını gözetilmesi gerekmektedir. Anayasamızın 41. maddesi uyarınca devlet, çocukların korunması için gerekli teşkilatları kurma yükümlülüğü altına sokulmuştur. 03.05.2005 tarihinde kabul edilmiş olan Çocuk Koruma Kanunu da bahsi geçen ve Anayasamız uyarınca da benimsenen bu ilke çerçevesinde hazırlanmıştır. Adı geçen kanunun “Temel İlkeler” üst başlıklı 4. maddesinde çocuğun yaşama, gelişme, korunma haklarının güvence altına alınması belirtilirken 5. maddesinde ise çocuk için alınacak tedbirler arasında sağlık tedbirine de yer verilmiştir. Dolayısıyla çocuğun üstün yararı gözetilmeli ve aşılama, velinin takdir yetkisine bırakılmamalıdır.

Zorunlu aşılama kişinin temel hak ve özgürlüklerine müdahale olsa dahi korunması gereken üstün norm, kamu sağlığı ve de iradesine hukuki sonuç bağlanamayan çocuğun korunmasıdır. Anayasa uyarınca temel hak ve özgürlükler ancak kanunlarla sınırlandırılabilir. Dolayısıyla aşının zorunlu olacağı bir kanun çıkartılması kişinin temel hak ve hürriyetlerine müdahale olmasının ötesinde korunmaya muhtaç çocuk için bir hak ve kamu sağlığı için önem teşkil edecektir.

Ayrıca eklemek gerekirse devleti ve kişileri büyük bir ekonomik külfetten kurtaran koruyucu hekimlikte, topluma verilen hizmetlerle kişilerin hastalanması önlenmeye çalışılır buna rağmen kişi hasta olursa tedavisi sağlanır, anlayışı vardır. Aşılama da bu anlayışın en temel hizmetlerindendir. Bu sayede kişiler uzun tedavi süreçlerinden ve külfetli tedavi masraflarından kurtulmuş olmaktadır. Bu bakımdan aşının, ekonomiden ve zamandan tasarruf edilmesine imkân sağladığı aşikârdır.

Sonuç olarak aşılamanın zorunlu olması, başta çocuğun ve dolayısıyla da toplum sağlığının korunması bunlara ek olarak da zamandan ve ekonomiden tasarruf edilebilmesi açısından son derece önemlidir.

Av. Şefik ZİROĞLU & Öğr. Yasemin TOPSAKAL

[1]  https://www.saglik.gov.tr/TR,3454/hepatit-b-basin-aciklamasi-22062015.html – 22.06.2015